SEMPOZYUM
19-20 Aralık, 2003; İstanbul

Toplantı yeri: İBÜ Dolapdere Kampusu, Mütevelli Heyet Odası

Sunum Özetleri

TÜRKİYE'NİN GÖÇ TARİHİNDEKİ DEĞİŞİK KATEGORİLER
İLHAN TEKELİ

Anadolu'nun 10.000 yıllık yerleşme tarihi içinde, Anadolu toprakları çok zengin ve nitelikleri çok farklı göç deneyimleri yaşamış ve bugünkü kültürel çeşitliliğini bu süreçler sonrasında kazanmıştır. Ben bu yazımda bu uzun göç tarihinin son yüz elli yılı içinde yaşanan, niteliksel olarak farklı dört göç olgusu üzerinde duracağım. Bu dört göç kategorisini de betimlerken her birinin içinde geliştiği ortamın, demografik ve ekonomik karakteristikleri içine oturtmaya çalışacağım. Söz konusu göç kategorilerini ele alırken geçmişten günümüze uzanan bir sıra göz önünde tutulacak olmasına rağmen, tarihi aralarında bir boşluk bırakmayacak biçimde dönemlere ayırmak kaygısı taşınmayacaktır.

Dört kategoriden ilki büyük ölçekli zorunlu göçler dönemidir. Bu göçler genel olarak 1860-1927 arasını kapsayan yıllarda, büyük topraklara yayılmış bir sanayi öncesi imparatorluğunun ulus devletlere parçalanması sırasında siyasal nedenlerle ortaya çıkmıştır. Küçülen imparatorluğun kaybolan topraklarında artık barınamayan Müslüman nüfus büyük kitleler halinde Anadolu'ya sığınmıştır. Bu göçler Anadolu'nun bugünkü etnik kompozisyonu belirlediği kadar, tarımsal teknolojinin ve deseninin belirlenmesinde de önemli rol oynamıştır.

İkinci olarak kentleşme süreci üzerinde duracağım.1945-1980 arasında Türkiye'de hakim olan göç bu kategorideki kırdan kente olan nüfus yer değiştirmeleri olmuştur. Bu sanayileşmede geç kalmış bir ülkenin bir yandan demografik geçiş sürecinin başlangıç evrelerini yaşarken, öte yandan kırsal alanda başlayan bir çözülmenin ortaya çıkardığı bir göçtür. Her ulusun sanayileşme yolunda yaşaması gereken yapısal ve sancılı bir dönüşümdür. Türkiye bu dönüşümü çok kısa bir sürede yaşamıştır. Bu dönüşüm çok partili bir siyasal rejime geçiş ile birlikte yaşandığı için, modernist gelişme kalıplarını zorlayan bir popülizmin katkılarıyla, Türkiye çok önemli siyasal gerilimler yaratmadan bu dönüşlümü büyük ölçüde gerçekleştirmeyi bilmiştir.

Tabii Türkiye'nin 1963'lü yıllardan sonra yaşadığı, büyük ölçekli, Avrupa ülkelerine olan göçler bu gerilimin azaltılmasında da önemli rol oynamıştır. Önemli bir kısmı kırsal alandan doğrudan Avrupa'ya olan bu göçleri kentleşme olgusunun bir tamamlayıcısı olarak düşünmek doğru olur. Bu süreç, bu toplantıda, başka bildirilerde ele alınacağı için, bu yazıda ayrıca üzerinde durulmayacaktır.

Üçüncü olarak 1980'lerden sonra hakim hale gelen kentler arası göçtür . Denilebilir ki, bir ülkede kentleşmenin belli bir oranı aşması halinde hakim olan göç türü kentler arası göç olacaktır. Tabii bu mantıksal bir sonuçtur. Ama burada vurgulanmak istenen bu mantıksal sonuçlar değil, göçlerin gerisindeki güdülerin ve temel mekanizmaların değişmiş olmasıdır. Artık bir yapısal dönüşümün ortaya çıkardığı göçlerden değil, ekonomik fırsatların mekansal dağılımın eşitsiz olmasından kaynaklanan göçlerden söz etmek doğru olacaktır.

Dördüncü bir kategori olarak insan mekan ilişkisinin değişmesini tanımlamakta göç kavramının yetersiz kalmaya başladığı, bunun yerine yaşam güzergahları kavramıyla ele almanın doğru olduğu bir döneme geçildiği üzerinde durulmaktadır. Günümüzde insanlar yaşamları boyunca çok sayıda yer değiştirmekte yani yaşamları boyunca bir güzergah boyunca hareket etmektedirler. Belki bundan da daha önemlisi, bu güzergahların belli bir kısmının daha başlangıçtan planlanabilmekte olmasıdır.

Tabii ki burada sözü edilen dört kategori, pür kavramsal kategoriler olarak tanımlanmıştır. Tabii belli bir dönemin göçünün betimlenmesi söz konusu olduğunda bu dört hatta yabancı ülkelere olan göç de dahil olmak üzere beş kategori birlikte kullanılacaktır.

 

BULGARİSTAN'DAN ANAVATANA GÖÇLER
NURAY EKİCİ

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan itibaren Anadolu'ya en önemli göç akınları Balkanlardan süregelmiştir. Gerek nüfus mübadeleleri gerekse zorunlu göçler sebebiyle Balkanlardan Anadolu'ya günümüze kadar süren önemli bir göç hareketi mevcuttur. Bu göç hareketi içerisinde “soydaş” olarak tabir edilen Bulgaristan'daki Türk azınlığa mensup göçmenler en önemli yeri tutmaktadırlar.

1950lerden itibaren Bulgaristan'dan Türkiye'ye, zaman zaman politik ve ekonomik faktörler nedeniyle ivme kazanarak günümüze kadar süren göçler meydana gelmektedir. Bu göç dalgalarının en önemlisi 1989-1991 yılları arasında olmuştur. Verilen bu iki yıllık dönemde Bulgaristan'da Komünist rejim tarafından uygulanan asimilasyon kampanyası nedeniyle yaklaşlk 350.000 Bulgaristan Türkü, Türkiye Cumhuriyeti'ne sığınmak zorunda kalmıştır.

Yaşanan bu zorunlu göçün ardından, Bulgaristan'daki o zamanki kötü ekonomik koşullar nedeniyle, Türkiye'ye doğru daha küçük ölçekte ama sürekli bir göç hareketi olmuştur. Resmi olmamakla birlikte, sadece 1989dan günümüze kadar 700.000 kişi Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç etmiştir. Bunların önemli bir kısmı Türk vatandaşlığına alınırken, büyük bir bölümüne de çalışma ve oturma izni verilmiştir.

Ancak son yıllarda Avrupa'da hız kazanan Avrupa Birliği genişleme süreci nedeniyle Türkiye'ye doğru yaşanan bu göç hareketi gittikçe yavaşlamakta, hatta göçün yönü tersine dönmektedir. Bulgaristan'ın 2007'de muhtemelen AB üyesi olacak olması, bugünlerde Türkiye'den Bulgaristan'a, küçük çaplı da olsa, tersine bir göç hareketi başlatması kuvvetle muhtemeldir. Bahsedilen tarih yaklaştıkça tersine göçün ivme kazanması beklenmektedir.

 

TÜRKİYE'YE YÖNELEN DÜZENSİZ GÖÇ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME: TOPLUMSAL, SİYASAL, VE EKONOMIK SONUÇLAR
Ahmet İçduygu

Son yirmi yılda Türkiye, dünyanın farklı bölgelerinden gelen ve özellikle Avrupa Birliği (AB) ülkelerine yönelik büyük çaplı, düzensiz transit göçle karşılaşmıştır. Bu göreceli yeni göç oluşumunun sadece Türkiye için değil, daha geniş bir çerçevede, özellikle Orta Doğu'dan AB'ne uzanan, ya da Doğu-Batı ve Kuzey-Güney eksenlerinde, pek çok politik, sosyal ve ekonomik etkileri vardır.

Önce Türkiye'ye yönelen ve Türkiye üzerinden Avrupa ve Kuzey Amerika'ya giden göçler ülkenin tampon bölge olma özelliği sebebiyle, geçici bir sürede olsa Türkiye içinde emilmekte ve böylece Kuzey ve Batı yönüne yönelen uluslararası göç dalgalarının baskısını azaltmaktadır. Bu yüzden de Avrupa ve Akdeniz bölgelerini etkileyen daha geniş kapsamlı göç rejimleri içinde Türkiye'deki düzensiz göçü çalışmak anlamlıdır. Ancak düzensiz göçün kendine özgü doğası sebebiyle, düzensiz göçle ilgili doğrudan ve güvenilir bilgilere erişmek zordur ve bu yetersiz bilgiler de göçün geniş çerçevesi ve boyutları hakkında kısmi veriler sağlamaktadır. Bu noktadan hareketle bu çalışmanın ana amaçlarından birisi, Türkiye'den geçen düzensiz göçün yapısı ve oluşumuyla ilgili anlaşılır bir tablo çizebilecek yeterli ve güvenilir bilgilerin sunulmasıdır.

Bu amaçla, bu çalışma içinde önce Türkiye'deki düzensiz göçün yolları irdelenecek, sonra da son beş yıldır yürütülen üç temel alan araştırması temelinde, göç edenlerin sosyal, ekonomik, demografik, politik ve kültürel profilleri incelenecektir. Ek olarak, böyle düzensiz göç oluşumlarını barındırıp teşvik eden insan kaçakçılığı ve ticaretinin özelliklerini ve detaylarını belirlemeye yönelik bir çaba da gösterilecektir.

Türkiye'ye yönelik göç hareketleri üç ana grupla karakterize edilebilir. İlkini, Türkiye'ye çalışmak amacıyla Romanya, Moldavya gibi Doğu Avrupa ülkelerinden gelen göçmenler oluşturmaktadır. Pek çok orta ve üst sınıf aileler Moldavyalı kadınları hizmetçi olarak işe alırken, ülkenin Batı bölgelerindeki bazı çiftçiler ve inşaat şirketleri de Doğu Avrupa'dan gelen erkek işçi göçüne alan hazırlamaktadırlar. Bunların pek çoğu Türkiye'ye yasal yönden giriş yapıp, vize sürelerini geçirip kalmaya devam etmiş ya da yenilememiş kişilerdir. Türkiye'ye yönelik düzensiz göçün ikinci grubunu ise, Ortadoğu'dan (ağırlıklı olarak İran ve Irak'tan) ve değişik Asya (Bangladeş, Pakistan ve Sri Lanka) ve Afrika (Kongo, Nijerya ve Somali) ülkelerinden, transit göç amacıyla gelenler oluşturmaktadır. Bu göçmenler genellikle bir Batı Avrupa ülkesine ulaşmayı ya da girmeyi amaçlayıp, Türkiye'yi bir geçiş bölgesi olarak görmektedirler. Bunların pek çoğu yasadışı giriş veya çıkış kategorisinde yer almakta, bir kısmı ise turist vizelerinin süresini geçirdiklerinden yasadışı kalmaktadırlar. Düzensiz göçmenlerin üçüncü grubunu ise, ülkelerine dönmek istemeyip, yasadışı iş ya da diğer ülkelere yasadışı göç olanakları arayan, sığınma talebi reddedilmiş göçmenler oluşturmaktadır.

Bu çalışmanın sonuç bölümü Türkiye'ye yönelen düzensiz göç dalgalarının olası toplumsal, siyasi, ve ekonomik sonuçlarını tartışacaktır.

 

BAŞLIK: ULUS-ÖTESİ GÖÇLER VE BAVUL TİCARETİ
Deniz Yükseker

Türkiye, küresel ekonomik süreçler ve son yirmi yılda bulunduğu bölgede yaşanan siyasi değişimler dolayısıyla yeni nüfus hareketlerine sahne oluyor. Bu göçlerin bir kısmı, yirminci yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran uluslararası işgücü hareketlerinden önemli farklılıklar taşıyorlar. Bu bildiride, kamuoyunda bavul ticareti olarak bilinen olguyu, “ulus-ötesi göç” kavramı çerçevesinde yeni bir göç hareketi olarak tanımlamayı ve niteliklerini tartışmayı amaçlıyorum.

Sosyal bilimciler, son birkaç on yıldır ulus-ötesi göçlerin, klasik anlamdaki uluslararası göçün yanısıra önemli bir olgu haline geldiğini belirtiyorlar. Ulus-ötesi göç, hem kısa süreli (mevsimlik) işgücü göçlerinden, hem de bireylerin veya grupların gittikleri ülkeye hızla entegre oldukları ve/veya kendi ülkeleriyle sosyal bağlarını kopardıkları uluslararası göç tanımlarından ayırt ediliyor. Ulus-ötesi göçte, grupların, ayrıldıkları ve şimdi bulundukları ülkeler arasında sürekli ve aktif bir sosyal ağ oluşturdukları vurgulanıyor. Diğer bir deyişle, bu kavram, sadece varılan veya terkedilen nokta değil de, söz konusu iki nokta arasında kurulan bireysel, toplumsal, ekonomik ve siyasi ilişkiler üzerinde duruyor.

Türkiye, Doğu bloku ülkelerinde meydana gelen siyasi ve ekonomik değişimlerle birlikte, 1990'dan itibaren yeni nüfus hareketlerine maruz kaldı. Kaçak ve transit göçlerin artması, bu sürecin örneklerinden ikisi. Bu bildirinin konusu ise, ilk bakışta göç kavramıyla ilişkilendirilmesi daha zor olan, küçük ölçekli girişimcilerin sınır-aşırı faaliyetleriyle ilgili. 1980'lerde Doğu Avrupa ülkeleriyle Türkiye arasında var olan “bavul ticareti” ilişkileri, 1990'larda eski Sovyetler Birliği'nden yüzbinlerce insanın ticaret amacıyla Türkiye'ye gelmeye başlamasıyla, çok önemli bir ekonomik ve sosyal olgu haline geldi. İstanbul ve Doğu Karadeniz illeri (özellikle Trabzon), Rusça'daki deyimiyle “mekik ticareti”nin (çelnoçnıy biznes) merkezi konumuna geldi.

Mekik tüccarları, Türkiye'ye sık sık geliyorlar ve her gelişlerinde yanlarında taşıyabilecek kadar tüketim malları satın alarak ülkelerine geri dönüyorlar. Hem mekik ticareti kayıtdışı ekonominin içinde yer aldığı, hem de bu işle uğraşan kişiler küçük ölçeklerde faaliyet gösterdikleri için, bavul ticaretinin sürmesi, ancak bireysel ve sosyal ilişki ağlarından yararlanılarak gerçekleşebiliyor. Rusya'dan gelen bavul turistlerinin çoğunun kadın olması ve İstanbul'a geldiklerinde çoğu erkek olan satıcılar ve toptancılarla alışveriş ediyor olmaları, söz konusu ticaret ağının toplumsal cinsiyet ilişkileri açısından özgün niteliklere sahip olmasına yol açmış durumda.

Bu bildiride, bavul ticareti çerçevesinde gerçekleşen nüfus hareketinin iki yönü üzerinde duracağım. İlki, mekik tüccarlarıyla İstanbul'da (özellikle Laleli bölgesinde) satıcılar arasında kurulan iş ilişkilerinin cinsiyet boyutu. Bu çerçevede, kadınların erkek satıcılarla mübadele ilişkileri kurarken izledikleri yöntemler ve erkeklerin onlara yaklaşımını tartışacağım. Diğer unsur ise, kadınların mekik ticareti yapabilmek için izledikleri bireysel stratejiler. İşsiz kaldıkları veya ücretleri düşük olduğu için kayıtdışı bir gelir kaynağı olarak sınır-aşırı küçük ölçekli ticarete atılan kadınlar, sınırlı bir sermayeyle kâr edebilmek için, hem yolculuk, hem alışveriş, hem de satış yaparken emek-yoğun girişimcilik stratejileri izliyorlar.

Sonuçta, kalıcı bir göç olgusu gibi görünmese de, bavul ticareti yoluyla Türkiye'ye yönelik olarak gerçekleşen nüfus hareketinin, özgün sınır-ötesi toplumsal ilişkiler (cinsiyetle ve değişimle ilgili) kurulmasına yol açan bir ulus-ötesi göç örneği olduğunu iddia edeceğim.

 

Istanbul'da Iraklı Keldani göçmenler: transit göç ve Ulusötesi İlişkiler
Didem Danış

1990lardan itibaren Türkiye'ye gelen göçmenler arasında en kalabalık gruplardan biri Iraklılar. Bu sunuşun konusu da Istanbul'u bir tür transit geçiş noktası olarak değerlendiren Irak kökenli göçmenlerden biri olan Katolik Keldaniler. Avustralya ve Kanada gibi asıl hedeflerine varmadan önce genelde 1-3, bazen de 7-8 yıl İstanbul'da bekleyen Keldaniler hem transit göç, hem de tipik bir zincirleme göç vakası.

Sunuşumda, Istanbul'daki Iraklı Keldani transit göçmenler hakkında yapmakta olduğum saha çalışmamdan yola çıkarak, öncelikle Istanbul'daki Iraklı Keldani göçmenlerin genel bir profilini çizeceğim. Daha sonra transit göçmenlik halini, Istanbul'da geçici ve çoğu zaman kaçak ikametlerinin öncesi ve sonrasından bilgilerle, yani göç rotası ve seyrinden bahsederek detaylandırmaya çalışacağım. Ayrıca, İstanbul'daki Keldani kilisesinin ulusötesi bir kurum olarak Keldani göçmenler ve başka yerlerdeki kilise örgütleri arasında ulusötesi ilişkiler kurulmasındaki rolünü tartışacağım. Göç çalışmaları perspektifinden yaklaşarak dinin göç sürecindeki rolü, ve kilisenin Iraklı Keldanilerin İstanbul'da geçici ikamet döneminde üstlendiği işlevlerden bahsedeceğim. Son olarak, İstanbul'da kalıcı yerleşmeyi düşünmeyen ve Batı'ya gitmeyi bekleyen Iraklı Keldani göçmenlerin ne tür sosyal ağlara sahip olduğu ve bu dayanışma ağlarında kilisenin ve diğer ‘kilit' kişi ve kurumların rolünü inceleyeceğim.  

 

Avrupa-Türkleri: Türkiye ve AB ilişkilerinde köprü mü engel mi?
( Karşılaştırmalı Fransa, Almanya Çalışması)
Ayhan Kaya -Ferhat Kentel

Bu araştırma önerisi Almanya ve Fransa'daki Türk diyaspora gruplarının, diğer bir deyişle Euro-Türklerin, Avrupa Birliği'ne entegrasyon sürecinde Türkiye için bir itici güç olup olamayacaklarını araştırmak amacındadır. Türkiye-AB ilişkileri nezdinde, Türk diyasporik öznelerin sosyal, siyasal ve kültürel diskurları haritalandırılacaktır. Türk kökenli göçmenler ve sonraki kuşaklar son zamanlardaki ekonomik, siyasal, kültürel, etnik ve din yapıları bakımından Avrupa'da göreceli olarak daha heterojen bir yapı arzediyorlar. Türk diyasporasındaki kamu oyunu analiz etmek, diyasporik cemaatlerin Türkiye'de daha açık ve demokratik bir toplum için Türkiye toplumuna yeni olanak ve açılımlar sağlayıp sağlayamacağını bilebilmek açısından bize yardım edebilir. Proje, iki evsahibi ülkenin kültürlerarası perspektifinden Türk diyasporasının değişen değerler, tutum ve davranışlarını anlamamızı geliştirebilir. Entegrasyonun anlamı bir ülkeden diğerine değişse bile, araştırma sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik hayatın entegrasyon dinamiklerine odaklanacak.

Ana araştırmacılar, Ayhan Kaya ve Ferhat Kentel, Almanya ve Fransa'da yardımcı araştırmacılarla beraber geniş çaplı bir araştırma yürütecekler.

  Böyle bir rapor tabii ki veri toplama süreci (planlı mülakatların çerçevesi, odak-grup mülakatları ve grup toplantılarının mahali) hakkında karar verme açısından mükemmel bir yöntem. Önemli siyasi özelliklerine ilaveten, bu araştırma, kültür, etnisite, siyasal hareketlilik, diyaspora ve ulusaşırı alana iistinaden, günümüz ulusaşırı cemaatlerin yerinden edilmiş esas belirleyicilerinden birkaç tanesi olan, kültürel çalışmalar, etnik ilişkiler, uluslararası göç çalışmaları ve uluslararası ilişkilere bir katkı sağlayabilir.

 

Göç Alan Ülkelerin İşgücü Piyasalarındaki Gelişmeler ve Göçmen İşgücüne Talep: Almanya Örneği
Doç. Dr. Gülay Toksöz
A.Ü. SBF, ÇEEİ Bölümü

Batı Avrupa ülkelerinde nüfus artış hızının çok yavaşladığı hatta kimi ülkelerde negatif olduğu ve nüfusun mutlak anlamda gerilediği bilinmektedir. Bunun gerisinde özellikle evlenme ve çocuk sahibi olma konusunda radikal tutum değişikliklerinin rolü vardır. 1960'dan bu yana evlenme hızı yaklaşık olarak üçte bir oranında düşerken boşanma hızı da neredeyse iki katına çıkmıştır. Bu durum topumların yaş yapısını yakından etkilemektedir. Geçen nüfusun toplum içindeki payı azalırken, yaşlı nüfusun payının artmasının işgücü piyasaları açısından çok önemli sonuçları olup işgücü açığının süreklilik kazanması kaçınılmazdır.

Batı Avrupa ülkeleri ortaya çıkan işgücü açığını kapatmak için 1950'lerden başlayarak çevre ülkelerden işgücü alımına yönelmiştir. Göçmen işgücü genelde ağır çalışma koşullarının hakim olduğu vasıfsız işlerde istihdam edilmiştir. Teknolojik yenilenme ve desentralizasyon sonucu bu tür işyerlerinin ortadan kalkmasıyla birinci kuşak göçmenler işsizlik veya emeklilik yoluyla işgücü piyasasının dışına çıkmıştır. İkinci ve üçüncü kuşak göçmenler de düşük eğitim ve vasıflılık düzeylerinden ötürü işgücü piyasasına ya işsiz olarak katılmakta ya da çoğunlukla vasıfsız veya yarı-vasıflı, güvencesiz işlerde çalışmaktadır.

Türkiye dışında yaşayanların en yoğun olarak bulunduğu Feredal Almanya'da göçmenler arası işşsilik oranları yerli halkın işsizlik oranlarının iki katı olup, Türkiye kökenli göçmenler arasında işsizlik en yüksek düzeydedir. İşsizlik aynı zamanda vasıfsız işgücünün sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Almanya'da günümüzde ihtiyaç duyulan insan gücü artık farklı nitelikler gerektirmektedir. Son yıllarda en çok yeni işyeri hızla büyüyen bilişim ve iletişim sektörlerinde yaratılmış, uzman işgücü ihtiyacı ülke içinden karşılanamadığı için yeşil kart uygulamasıyla geçici süreli beyin göçü yoluna gidilmiştir. Almanya'da bu alanda eğitim görmek isteyen gençlerin sayısı da hızla artmakta, ancak göçmen gençler bu gelişmeden pay alamamaktadıtr.

Bu bildiride önümüzdeki dönemde Türkiye'nin geleneksel olrak göçmen yolladığı AB ülkelerinde ve özellikle Türkiye vatandaşları açısından birincil göç hedefi olan Almanya'da göç konusundaki gelişmelerin ne yönde olacacağını değerlendirebilmek için Almanya üzerinde yoğunlaşılarak, bu ülkenin demografik yapısına, işgücü piyasalarının durumuna, işgücü arz ve talebindeki niceliksel ve niteliksel gelişmelere, hangi alanlarda işgücü açığının ortaya çıkacağına göçmenlerin işgücü piyasasındaki konumlarına, mevcut göç uygulamalarına ve yasal düzenlemelere bakılacaktır.

 

Türk Ulusaşırı Milliyetçiliği: “Dışarıdaki Türkler” Milliyetçiliği Nasıl Yeniden Tanımlıyorlar?
Rivava Kastoryano
CNRS – CERI – Sciences-Po
Radcliffe Institute for Advanced Studies 2003-2004

Günümüzde Avrupa'da dört milyondan fazla Türk kökenli insan yaşıyor. Bunlar, Türkiye için yeni bir sosyal kategori oluşturuyorlar: Dışardaki Türkler . Bu insanlar değişik ailevi, ticari ve örgütsel ağlar sayesinde dolaşarak, hem özel ve kamu alanlarını hem de Avrupa'da ve Türkiye ve Avrupa arasındaki ekonomik ve siyasal alanları birbirlerine bağlıyorlar. Örgüt, hareketlilik ve katılım tarzları, hem göçmen aidiyeti hem de Türkiye'de çoklu aidiyeti yansıtıyor.

Sadece bireyler değil, ayın zamanda olaylar, söylemler ve semboller Türkiye ve Avrupa (hatta daha ileri yerler) arasında seyahat ediyor. Bunlar bir ulusaşırı milliyetçiliğin varlığını gösteriyor. Bu, ulus-devlet ve topraklarının ötesinde ve dışında ifade bulan ve gelişen ve ülke içinde milli duyguların uyanmasını sağlayan bir milliyetçiliktir. Bu, devlet oluşumda bu gibi cemaatlerin rolünü gösteren “diyasporik milliyetçilik” ya da “azınlık milliyetçiliği” hakkındaki çalışmaları akla getiriyor. Ulusaşırı milliyetçilik farklı. Bağımsız, mutlak ve belirli bir toprağı olan bir ulus-devlete işaret ediyor. Ya devlet sınırlarının ötesinde bir milliyetçilik şeklinde ya da göç ettikleri ülkede yeniden-tahsis edilmiş kimliklerle geldikleri ülkeye geri dönerek oluşturulan bir milliyetçilik şeklinde tezahür ediyor.

Ulusaşırı milliyetçilik Türk devletini dışlamıyor. Tam tersine, Türk milliyetçiliğinin dışarıya taşması gibi bir olay olarak görülebilir. Dil ya da siyasal örgütler yoluyla devlet müdahalesi Türk vatandaşlığı fikrinin korunması için yapılıyor gibi görülebilir; fakat, bu vatandaşlık “memleket dışı”dır. Bu, devleti vatandaşlarıyla ya da tam tersi vatandaşları devletiyle bağdaştırır fakat her iki durumda da aidiyet vatan-ötesidir/vatansızlaştırılmıştır. Olaylar, konuşmalar ve semboller bu ülke-ötesi alan arasında hareket eder. Bunlar da bir ulus-ötesi milliyetçiliği işaret eder.

 

Uluslarötesi göçmen ağları, devlet ve sosyal sermayenin sınırları
Ayşe Cağlar (Central European University, Budapest)

Bu tebliğ Avrupa'daki Türkiye kökenli göçmenlerin sınırlar ötesi oluşturdukları ağlarının devlet kurumlarıyla keşişme noktalarının irdelemeyi amaçlamaktadır. Sınırlarotesi göçmenlik, bunun kendini üretme mekanizmaları ve siyasi sonuçları üzerine yoğunlaşan calışmaların çoğunda göçmen ağları varolan hiyerarşileri ve yapıları sorgulayan, hatta da tehdid eden oluşumlar olarak öne çıkarılmakta. Bu yaygın görüşü paylaşan çalışmalarda sosyal sermaye kavramı, dayanışma örgütleri ve karşılıklılık ilkeleri hayati birer öneme sahip olarak önümuze çıkmakta. Burada amacım, ticaret kökenli ağlar örneğinden yola çıkarak bu ağların işleme mekanizmalarının devlet kurumları ile içiçe girdikleri noktalara dikkat çekmek sosyal sermaye kavramındaki bazı zayıflıklara değinmektir. Bu yaklaşım ister istemez sınırlar ötesi göçmen oluşumlarındaki devlet söylemi, ile "tabandan" ve "tepeden" oluşturulan sınır ötesi süreçler ayrımı üzerine bir kaç soru sormayı da beraberinde getirecektir.

 

"Birlikte Varolmanın Ontolojik Temelleri: Farklılık Bakışlarına Bir Alternatif Olarak Başkalıkların Çesitliliği Düşüncesi. Bir AB-Projesinden Belirlemeler"
Hakan Sıcakkan

ÖzetinTürkceYorumu:
Birlikte varolma sorununa ilişkin olarak, günümüzde başı çeken yaklaşımlar genelde bireyci, cemaatci ve coğulcu düşünceleri savunanlar arasındaki tartışmalardan ilham alırlar. Kişinin onur hakkına etik öncelik veren bireyci yaklaşımlar, birlikte varolma modellerini otonom bireyler ontolojisi üzerine kurarlar. Etik yaklaşımlarının merkezine grupların tanınması normunu koyan cemaatciler ise, birlikte varolma modellerini cemaatle bütünleşmiş ve aynılaşmış bireyler ontolojisi üzerine temellendirirler. İyi hayat tanımlarının tekil etik temellere dayalı olduğu savıyla bu iki yaklaşımı da reddeden çoğulcular ise, orta bir yol olan ve bireylerin ve grupların eşit etik önceliğine dayalı birlikte varolma modellerini savunurlar. Bireycilerin ve cemaatcilerin savunduğu tekil etik temellere karşı geçerli argümanlar üretmiş olmalarına rağmen, çoğulcuların kendi iyi hayat reçeteleri geçerli bir çoğulcu etik kuramı üretemedi. Çıkış noktaları farklı olmasına rağmen, bu üç yaklaşım birbirinin hemen hemen aynı olan birlikte varolma modellerine varmış bulunuyorlar. Temelde bu üç paradigmanın ortak paydası, farklılık düşüncesi ve farklılıkların tanınması prensibi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu üç paradigmayı bu noktalarda kilitleyen ve günümüzün toplumsal ve siyasal gerçekliklerine duyarlı modeller geliştirmelerini engelleyen ana unsur, üzerine inşa edilmiş oldukları ve bireyleri ya da grupları birer bütün olarak ele alan "farklılık" düşüncesidir. Bunlara alternatif olabilecek yaklaşım ise başkalıkların çeşitliliği yaklaşımıdır. Başkalıkların çeşitliliği perspektifi, diger üç perspektife bireylere ve gruplara eşit etik öncelik ve eşit ontolojik statü atfeder. Buna ek olarak, bu perspektif yukarıda sözü edilen diğer üç paradigmadan farklı bir ontolojik temele dayanır. Bu ontoloji, otonom bireyin kendi içindeki başkalığına ve bireylerin içsel başkalıklarının getirdiği toplumsal bütünlüğe ve bireysel eşitliğe dayalıdır. Bu bildiride, diger üç duruşa karşı getirilmiş olan argümanları uzun uzun tekrar etmek yerine, bir alternatif bakış açısı olarak başkalıkların çesitliliği yaklaşımını tanıtmak istiyorum."

 

Türkçe özet
Altay Manço

Elinizdeki makale, 1992-2000 yılları arasında Belçika Tüklerinin sosyolojik konumunu değerlendiren ve okura fransızca olarak sunduğumuz dört eserin türkçeleştirilmiş özeti oluşturmaktadır.Bu çalışmada, Türk göçmen grubunun Belçika eğitim sistemindeki, sorunları ve geleceğe yönelik perspektifleri genel olarak irdelenmiştir. Belçika Türklerinin eğitim tutum ve değerlerinin tahliline ağırlık verilerek, eğitmenlerin bilgisine kimi pratik öneriler sunulmuştur.

 

Göç, Eleştiri ve Ulusaşırı Siyaset
B. Diken

Hareketli ve statik arasındaki fark, göçün, güncel iktidar ve kimlik oluşum süreçlerinin tartışılması açısından bir yarar sağlar mı?

Günümüz toplumu ( “ağ toplumu”, “İmparatorluk” ya da “likit modernite”) değişik tipteki yer değiştirme ve hareketlilik şekillerine çok iyi uyuyor. Bu kontekste önemli olarak, kapitalizm ve kapitalizmin estetik eleştirisi arasında yeni bir uzlaşma doğuyor. Yer değiştirme, esin, ters anlam verme, melezleşme ve ihlal gibi kavramlar -yani, atalet, özlük ve kanunun statik iktidarlarının eleştirisinde harekete geçirilmiş kavramlar- kendisi de göçebe olan, melezlik taşıyan günümüz iktidarı tarafından uzlaştırılmıştır.

İktidar melez, kaygan ve göçebe kimlikleri etkilediği zaman, yer değiştirme, göçebelik ve melezlik, nasıl birer alternatif olarak kalabilirler?

Eleştiri yüzeysel bir aktivite değildir. Daha çok, görev dışı kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalma tehlikesi olsa bile, eleştiriye karşı gelebilecek ve onu asimile edebilecek kapitalist yeniliklere katkıda bulunuyor.

Bu makale, “ulusaşırı siyaset” ya da geleneksel anlamda toplum ve politikanın yokolmasına odalanarak, bunun, 21. yüzyılda göç tartışması için ne anlama geldiğini sorgulayacak.

 

Türklerin Amerika'ya Göçleri
İlhan Kaya

Yüzyılı aşkın göç tarihine rağmen, Amerika'daki Türkler hakkında yapılmış teferruatlı bir çalışmaya rastlamak neredeyse imkansız. Kemal Karpat'ın “Amerika'daki Türkler” başlıklı makalesi bu alanda yazılmış nadir akademik çalışmalardan sayılabilir. Bunun dışında Frank Ahmed'in “Amerika'daki Türkler: Osmanlı Türk'ünün Göçü” kitabı ABD'ye yelken açan ilk Türkler ve Amerika'daki yaşam ve adaptasyon mücadeleleri hakkında akademik olmayan ancak ilginç gözlemler sunan bir çalışma.

ABD'deki Türkler hakkındaki çalışmaların sınırlı olması ve bu alandaki ciddi bilgi eksikligi beni bu konuda kapsamlı bir çalışma yapmaya yöneltti. Başlangıç itibariyle Amerikan Türklerinin yaşadığı kimlik değişimi ve şekillenmesini konu eden bir çalışma düşünmeme rağmen, Türklerin ABD'deki dağılımı, yakın zamanlardaki göç hareketleri ve bu göç hareketlerinin Amerika'da yaşayan Türkler üzerindeki etkileri ister istemez beni konunun oldukça farklı yönlerini araştırmaya yöneltti.

Bu makalede Türklerin Osmanlı Imparatorluğunun son zamalarından başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca ABD'ye göçünü ve yaşanan trendleri inceleyeceğim. Bunu yaparken de göç eden insanların sosyo-ekonomik arka-planları ve bu arka-planların ABD'deki yaşama adapte olma üzerindeki etkilerini inceleyeceğim. Ayrıca ABD'nin göçmenlik politikaları ve yasalarının Türklerin göç hareketleri üzerindeki etkilerini, diğer göçmen grubları ile paralelliklere/farklılıklara dikkat çekerek, açıklamaya çalışacağım. Buna ek olarak, Türklerin ABD'deki dağılımı ve çok kültürlü/çok uluslu Amerikan toplumundaki sosyo-ekonomik durumu, satusu ve pozisyonuna kısaca değineceğim.

Türklerin ABD'ye göç trendleri genel olarak üç farklı “göç dalgası” halinde özetlenebilir. Birinci dalga, düşük gelirli ve eğitimli Osmanlı köylüsünü temsil eder. 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğunun yaşadığı ekonomik çöküntü, ABD'ye yapılan ilk göç dalgasının en önemli itici faktörüdür. İkinci göç dalgası ise, 1950 ve 1960'lı yıllarda ABD'ye akın eden yüksek eğitimli “Cumhuriyet çocuklarını” temsil eder. Son dalga ise Türkiye'nin 1980'li yılların sonlarında ABD'ye gelen farklı sosyal ve ekonomik grupları kapsayan kozmopolit Türk grubunu karakterize eder.

Halihazırda Türkler ABD'nin her tarafına yayılmış olmakla beraber, ABD'nin kuzey doğu eyaletlerinde yoğunlaştıkları gözlenmektedir. Bu bölge dışında California, Florida ve Texas önemli ölçülerde Türk nufusuna sahip eyaletler olarak dikkati çeker. Türklerin ekonomik gelir seviyeleri ve dil bilme durumları yerleşmek için seçtikleri bölgeleri belirlemede önemli faktörler olarak göze çarpmakta.

Makalemin son kısmında ise Türklerin ABD'deki yaşama adoptasyonu ve topluma entegre olması konularına kısaca değineceğim. Bu kısımda kuşak farkı,cinsiyet, ekonomik durum ve dini faktörlerin Amerika'daki Türklerin kimliklerini şekillendirmedeki rolleri ve Türklerin Amerika'ya entegre olmaları üzerindeki etkilerini irdeleyeceğim.

Karpat, K. (1995). Turks in America. In T. D. Stephane (Ed.), Les Annales de L'Autre Islam (Vol. 3, pp. 231-252). Paris: Erism.
Ahmed, F. (1986). Turks in America: The Ottoman Turk's Immigrant Experience . Connecticut: Columbia International Press.

 

Ulus, Cemaat ve Diyaspora Arasında: Çoklu Aidiyet Alanları ve Kanadalı Türkler'in Ritüel Performansları
Sırma Bilge

Ritüel faaliyetler sosyal kimliklerin özüdür ve bunların anlaşılması, çok-etnikli gruplar arası ilişki boyutlarının bazılarına dikkati çekmekte bize yardımcı olur. Bir Türk ulusal tatilini yıllık olarak kanunlaştırmak, Ulusal Meclis'in kurulmasını ve bağımsızlık ilanını kutlamak, Türkiye'li Montealliler tarafından çok-katlı iktidar ilişkileri tarafından yaratılmış kültürel bir yeniden-oluşum olarak kendini gösterir.

Bu ritual aktivitedeki gruplar-arası ilişkileri anlamaya yönelik ana prensip “ulus-devlet” sistemine dayalı bir sosyal oluşum olsa bile, Uluslararası Çocuk Bayramı olarak adlandırılan bu kutlama, Montreal'in çoğulcu çerçevesinde kültürlerarası bir oluşum şeklini alır.

 

İç Göç-Dış Göç İlişkileri: Benzerlikler, Farklılıklar, Etkileşimler Üzerinden Birtakım Teorik İlişkilendirmeler
Tahire Erman

Günümüz akademik yazınında iç göç ve dış göç ayrı ayrı birçok çalışmaya konu olurken, aralarındaki ilişkileri irdeleyen çalışmalar yeterli olmaktan çok uzaktır. Halbuki iki göç olgusunun da altında benzer nedenler yatmakta, ikisinin de aktörleri benzer kişiler, yani kırsal kesimde yaşamını idame ettirmekte güçlük çeken yoksullar (çoğunlukla göç olgusunun başlarında Aleviler) olmaktadır, ve çözümü göç ederek yaşadıkları yerler dışında aramaktadır. 1950'lerde tarımın mekanizasyonu ve kapitalist sistem içine çekilmesi ile ivme kazanan iç göç sonucunda büyük kentlere yığılan ve kentlerin çeperlerinde gecekondu mahallelerini kuran kırsal kökenli vatandaşlar, yeni çevrelerinde tutunabilmek, varlıklarını kabul ettirebilmek için hemşehriliğe dayalı ilişki ağlarını ve destek mekanizmalarını kurarken, ve kentte artan sayıları ile birlikte gelen siyasi güçleri ile siyasetçilerle pazarlık etmeye ve siyaseti etkilemeye başlarken, 1960'larda yine benzer nedenler sonucunda, ve Türk hükümeti ile Avrupa devletleri arasında oluşturulan hukuki zemin çerçevesi içinde yurt dışına göç eden vatandaşlarımız, bu yabancı ortamda tutunabilmek için benzer stratejiler kullanarak, kendi dayanışma sistemlerini çoğunlukla dışa oldukça kapalı cemaatler şeklinde oluşturma eğilimi içine girmişlerdir. Ancak dış göçte ortaya çıkan dil, din, etnik kimlik gibi göç eden grupla göç edilen ülkedeki halk arasındaki farklılıklar, göç edilen ülkenin farklı hukuksal, kurumsal ve toplumsal yapısı, konut piyasasındaki farklı hakim kurallar, ve ayrıca göçmenlerin uzun süre devam eden ‘misafir işçi' konumundaki geçici statüleri, yurt dışına göç edenlerin içinde bulundukları şartlarını ve deneyimlerini iç göçü yaşayanlarınkinden önemli derecede farklı kılmaktadır. Bu makalede iç göç ve dış göç, siyasi, sosyal, ekonomik ve mekansal boyut üzerinden karşılaştırılacak, benzerlikler ve farklılıklar, ve bunların nedenleri tartışılacaktır.

Ayrıca iç göç-dış göç arasındaki karşılıklı etkileşim ve ilişkiler, yine ekonomik, siyasal ve sosyal boyutlar üzerinden incelenecektir. Gittikleri yerlerde kendi kültürlerini ‘diaspora' oluşturarak korumaya çalışan ve böylece göç ettikleri toplumlarda değişimlere yol açan dış göç aktörleri, giderek kendi toplumlarını da etkilemeye başlamış, hem aile, hem de kurumsal düzeyde maddi kaynak ve siyasal ideoloji göndererek önemli yapılanmalara kaynak oluşturmuştur. Avrupa'daki Milli Görüş ve Alevi örgütlenmeleri ülkemizi önemli derecede etkilemektedir. 1980 sonrası siyasi nedenlere dayalı göç bu oluşumlarda önemli rol oynamıştır. Ayrıca gecekondu aileleri ile yurt dışındaki akrabakarı arasında genelde etkili bir maddi ilişki söz konusudur. Tüm bunların ne anlama geldiği, ne gibi sonuçlar doğurduğu açıklık getirilmesi gereken önemli sorulardır. Makalede bu bağlamda örnekler üzerinden iç göç-dış göç ilişkileri ve doğurduğu sonuçlara yönelik teorik bir çerçeve geliştirilecektir.

 

BATI AVRUPA' DA YAŞAYAN ‘İTHAL' TÜRK GELİNLER VE ENTEGRASYON SORUNLARI
Şebnem Akçapar

Bugün sadece Batı Avrupa'da yaşayan ve sayıları 15-16 milyon arasında değişen üçüncü ülke vatandaşları dikkate alındığında, % 45'inin kadın olduğu söylenebilir (Kofman 2000). Tüm dünyada göç hareketlerinde giderek artan sayılarda görülen kadınlar gibi, 1980'lerden bu yana, Batı Avrupa'da yaşayan Türk kadın göçmenlerin sayısında da önemli bir artış olmuştur. Göçmen kadın, evsahibi topluma entegrasyon ve uyum bağlamında önemli bir rol oynamakla kalmaz; aynı zamanda geldiği ülkenin kültürünü gelecek nesillere taşıyan, sosyal, ahlaki ve dini değerleri koruyan bir görev de üstlenir. Ancak, Batı Avrupa'da yaşayan Türkler, gerek ‘gettolaşma' gerekse ‘ithal gelin' olarak adlandırılan şekilde memleketlerinden gelin alma yoluyla, kimliklerini koruma çabası içinde bir anlamda değişime karşı çıkmaktadır. Zira, pek çok birinci veya ikinci nesil Türk, Batı Avrupa'da doğup büyüyen, bu ülkelerde eğitim görmüş üçüncü nesil Türk asıllı kızların Türk normlarından ziyade Batı normlarıyla hareket ettiğini, bu nedenle evliliğe uygun olmadığını düşünmektedir. Ancak, çoğu zaman Avrupa'da yaşama hevesiyle ve daha iyi olanaklarla yaşayacakları ümidiyle ve hatta vaatleriyle evlenip yurtdışına giden bu ithal gelinler çeşitli sorunlarla karşılaşmaktadır.

Bu makalede, kısaca 1960'lı yıllarda Batı Avrupa'ya gerçekleşen Türk işçi göçüne ve 1970'li yılların ortalarından başlayıp 1980'li yılların sonuna kadar uzanan aile birleşimi yoluyla kadınların ağırlıkta olduğu göç hareketlerine değinilecektir. Bunu takiben, evlenme göçü ya da aile kurma amacıyla yapılan göç konusuna ağırlık verilecektir. Makalenin ana temasını, evlenme göçü yoluyla Batı Avrupa ülkelerine giden ‘ithal' gelinlerimizin sorunları oluşturacaktır. Bu bağlamda, 2002 yılında Belçika'nın Brüksel şehrinde Türk kadınlarıyla yapılan görüşmeler ve gözlemler sonucu elde edilen bilgiler aktarılacaktır.

 

Kadın Göçmenler, Aile içi İlişkilerde Değişimler, Evlenme Göçü
Elif AKSAZ
Paris 1 Panthéon Sorbonne Üniversitesi, İstanbul
Sosyoloji Bölümü, doktora öğrencisi.

Bir Paris banliyösünün toplu konut mahallesinde yaşayan göçmen Türk kadınlarının günlük yaşamına etnografik bakış

Uluslararası Göç Sempozyumu'na katılımımda yüksek lisans tez çalışması çerçevesinde uygulamış olduğum alan araştırmasınından veriler sunulacaktır. Fransa'nın başkenti Paris'in bir banliyö mahallesinde bir sene süresince yürütülen mekansal araştırma, Türkiye'den göç etmiş kadınların günlük yaşamlarını konu almaktadır.

Türk göçmen kadınlarının günlük yaşamlarındaki faaliyet ve söylemlerinin öznel boyutları, Fransız ve Magrib ülkelerinden göç etmiş kadın komşuları [“ Arap kadınları ”] ile ilişkileri irdelenecektir. Bildiride, bu ampirik (görgül) araştırma sürecinde kullanılan bilgiye ulaşım şekilleri de ele alınacaktır.

Türk göçmenlerinin içinde bulunduğu duruma –genel yargılar ve politik bakış açısı tarafından- ithaf edilen ‘sorunlar' Fransız kamuoyunda ‘entegrasyon sorunu, kültür şoku' gibi pek çok tartışmaya konu olmaktadır. Ancak, Türk göçmen kadınlarının günlük yaşamlarına içeriden bir bakış, sosyolojik yaklaşımı politik ve toplumsal bakıştan farklı kılmak yolunda önem taşımaktadır.

AKSAZ, Elif, Lilas Mahallesinde Yaşayan Türk Göçmen Kadınlarının Günlük Yaşamı , Paris 1 Panthéon Sorbonne Üniversitesi, “Sosyal Politika ve Toplum” Yüksek Lisans Programı, Tez yöneticisi: Professör Jean-Michel Chapoulie, 2001, Paris.

 

Avrupa'da Değişen Göçmenlik Deneyimine Kozmopolit Perspektiften Bakış
Asu Aksoy
Bilgi Üniversitesi Uluslararası Göç ve Türkiye Konulu Sempozyumu için Bildiri, 18-20 Aralık

Göç çalışmaları ve kültürel ve medya araştırmaları uzun zamandır ulus-merkezli perspektiflerin etkisindeler. Göç çalışmalarında göçmenlerin entegrasyonu ve bu entegrasyonun önündeki engeller ön planda oldu hep. Kültürel ve medya araştırmaları alanında da kültürel aidiyet, kimlik ve diasporik cemaatlkonular merkezi temalar olarak ele alındılar. Son bir iki yıldır bu alanlarda tartışılmaya başlanan uluslaraşırılık kavramı her ne kadar bu ulus-merkezli bakışı temelinden sarsacak bir perspektif kayması imkanını yaratıyorsa da, görünen o ki bu imkan fazla değerlendirilmemekte ve bu alanda düşünce biçimleri bildik kültürel kimlik ve aidiyet söylemine geri dönmekte. Bu durumda göçmenlik deneyiminde bugün yeni ve farklı olanları algılamamız ve anlamamız mümkün olmamakta.

Bu konuşmada, bugün göçmen deneyiminin giderek daha iyi tarif eden ulusaşırı hareketlilik, iletişim ve hayat biçimlerinin gerçekten ne anlam ifade ettiğini tartışmaya açacağım. Bu tartışmada son dört senedir Avrupa'da yaşayan Türkçe-konuşan topluluklarla yapmakta olduğum çalışmların sonuşlarına dayanacağım. Amacım göçmenlik gündemini ulus-merkezli bakışın ötesine taşımak, ve bunda Ulrick Beck'in geliştirdiği kozmopolit yaklaşımdan yararlanmaktayım. Göçmenlerin yeni kültürel pozisyon alma biçimlerine, kendilerini ifade ediş ve varoluş biçimlerine basktığımızda ortaya çıkan yeni bir uluslaraşırı duyarlılık veya duruş ile karşılaşıyoruz Bu yeni deneyimden öğreneceğimiz çok şey var. Öncelikle bu öğrenme süreci bizim düşüncemize damgasını basan ulus-merkezli bakışı yeniden değerlendirmemize yol açabilir. Aynı zamanda, uluslararaşırılık üzerine kozmopolit bir yerden bakışımız çokkültürlülük tartışmalarında ve geleceğin Avrupa toplumu tasavvurlarında yeni açılımlar yaratabilir.

 

Kültür Endüstrileri ve Ulusötesi Alandaki İlişkiler Ağı
Yeşim Burul, İstanbul Bilgi Üniversitesi

Almanya'daki genç Türk göçmenlerin kültürel üretimleri, kültür endüstrilerindeki ulusötesi ilişkiler ağının ilgi çekici örneklerinden birini oluşturmaktadır. Bir çok film yönetmeni ve müzisyen, Almanya ve Türkiye arasında sürekli gidip gelerek, yeni bir üretim, dağıtım ve icra ağı oluşturmaktalar. Bu sunuşta, bu ulusötesi bağlantılardan bir kısmının nasıl kurulduğu, geliştiği ve dönüştüğü araştırılarak, ulusal ve ulusötesi alanlardaki kültürel üretim içerisindeki yerleri incelenecektir.